23 Şubat 2014 Pazar

Darbe yapmak kanuni olabilir mi?

Türkiye'de 1960 darbesinden sonra çıkarılan TSK İç Hizmet Kanunu'nun meşhur 35. maddesi uzun yıllar darbelerin yasal dayanağı sayıldı. Bu madde birkaç ay önce değiştirildi değiştirilmesine ama, bu değişiklik, bu madde yürürlükteyken darbe yapmak yasaldı da, değişiklikten sonra suç oldu anlamına gelmiyor. Ben bu yazıda, hukuki çerçeveden bakarak, 35. maddenin yürürlükte olduğu dönemde bile darbe yapmayı hiçbir şekilde meşru gösteremeyeceğini açıklamaya çalışacağım. Bu yazı aynı zamanda, "Darbe nedir?" sorusuna da bir cevap teşkil edecek. Sonunda göreceğiz ki darbe, hukuk düzeninin temelinden dinamitlenmesi, yok edilmesi anlamına gelir. Hukuk düzenini kökten kaldıran bir eylemin elbette ki hukuk düzeninin bir parçası olan bir kanunun bir maddesine uygunluğu iddia edilemez.

Önce, anayasadaki şu iki temel hukuk normunu zikrederek başlayayım. Anayasanın egemenlikle ilgili 6. maddesinin son cümlesi, "Hiçbir kimse ve organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz." diyor. Bir kere, daha bu maddeden başlayarak, sadece bir kanun maddesine dayandırılan darbe yapma hakkının anayasal dayanağı olmadığını söyleyebiliriz. Dahası, darbenin dayanağı olarak gösterilen 35. maddede "cumhuriyeti koruma ve kollama" görevinin Türk Silahlı Kuvvetleri'ne verildiği ileri sürülüyorken, anayasanın 5. maddesinde "cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak", "devletin temel amaç ve görevleri" arasında sayılmış, yani koruma görevi TSK'ya değil, TSK'nın da bir parçası olduğu devlete, yasaması yürütmesi ve yargısıyla devletin tamamına verilmiş. Bir kanun hükmü anayasayla çeliştiği takdirde elbette ki anayasa hükmü geçerli olacaktır. Dolayısıyla 35. maddeye dayanılarak TSK'nın "cumhuriyeti koruma" görevi olduğu iddia edilemez. Ama asıl argümanım bu değil. O yüzden devam ediyorum. Ayrıca her vatandaş, her kurum ve kuruluş, herkes bütün eylemlerini anayasa ve yasalara uygun şekilde yapmak zorundadır. Aksi halde suç işlenmiş olur. Aşağıda göreceğimiz üzere darbe yapmak, sayısız anayasa ve yasa maddesini çiğnemek anlamına geliyor. Bu nedenle de kanuni olduğu iddia edilemez.

Vurgulamak istediğim ikinci temel hukuk normu, anayasanın 125. maddesinde yer alıyor: "İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır." TSK, devlet erklerinden yürütmenin yani idarenin bir parçası olduğuna göre, TSK'nın her türlü eylem ve işlemi de, darbe dahil, yargı yoluna açık olmalıdır. Bunu da not ediyor ve sizleri şu senaryo üstünde düşünmeye davet ediyorum. Bir gece sabaha karşı, içlerinde genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının da bulunduğu bir grup silahlı askerin yönetime el koyduğu haberi duyulur. Bunun üzerinde, devletin anayasada belirtilen erklerini kullanan yetkili ve sorumlu kişilerin ve vatandaşların ne yapacağına bakalım ve, darbenin kanuni olup olmadığını anlamaya çalışalım.

Öncelikle darbe, yürütmenin fiilen başı konumundaki başbakana yapılmış olacağı için, başbakanın bu darbe haberini alır almaz ne yapacağına bakalım. Tabii ki başbakan, ülkedeki anayasal düzeni korumak ve milli iradenin yegane tecelligahı olan TBMM'nin, başkanlığını yaptığı Bakanlar Kurulu'na verdiği güvenoyunun gereği olarak bu darbeyi engellemek zorundadır. Başbakanın görevinin nasıl sona ereceği anayasa ve yasalarda açıkça belirlidir. Bunların arasında, "Eğer asker darbe yaparsa başbakanın görevi sona erer" diye bir madde olmadığına göre, başbakan görevini yasadışı şekilde sona erdirmeyi hedefleyen her türlü askeri darbeye karşı mücadele etmelidir. Bu, siyasetin bir gereği olduğu kadar hukukun da bir gereğidir. "Askeri darbe kanuna uygundur" diyenlerin başlarını her adımda toslayacakları sayısız hukuksuzluklarla böylece karşılaşmaya başlıyoruz.

Bir askeri darbe karşısında başbakan ne yapabilir? Öncelikle başbakan, içişleri bakanı üzerinden emri altında bulunan güvenlik güçlerine, bu darbeci askerlerin bir an önce tutuklanması ve ekarte edilmesi emrini vermelidir. Diyelim darbeciler başbakanın güvenlik güçleriyle irtibatını kestiler. Darbecilerin bunu yapmaya kanunen hakları var mıdır? Yoktur. Seçimle işbaşına gelmiş bir başbakanın görevini yapmasını zorla engellemek suçtur. O zaman başbakan acilen halka seslenmeli, ülkedeki anayasal düzenin tehdit altında olduğunu, halktan Ankara'da TBMM önünde, diğer illerde ise valiliklerde toplanarak bu tehdide karşı koymasını istemelidir. Diyelim darbeciler sabah ilk iş olarak TRT ve diğer medya kuruluşlarını ele geçirdiler ve başbakanın bu şekilde halka seslenmesini engellediler. Haberleşme hakkı anayasada ve uluslararası sözleşmelerde temel insan haklarından birisi olarak zikredilmiştir. Ama görüyoruz ki, darbenin başarıya ulaşmasının ilk şartı, haberleşme araçlarına el koymak, haberleşme hürriyetini engellemektir. Darbecilerin bunu yapmaya kanunen hakları var mıdır? Yoktur. Başbakan bir de şunu yapabilir. Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının görevden alınması için, bir Bakanlar Kurulu kararı çıkarıp cumhurbaşkanına götürebilir. Diyelim darbeciler buna da engel oldular ve nihayet, başbakanı tutukladılar. Gözaltı ve tutuklamanın nasıl yapılacağı bellidir. Darbeci askerlerin, dokunulmazlığı olan başbakanı bırakın, herhangi bir vatandaşı ne gözaltına almaya ne de tutuklamaya yetkileri var. Darbecilerin bunu yapmaya kanunen hakları var mıdır? Yoktur! O zaman, darbecilerin başbakanı "tutuklama"sından söz edemeyiz. Tutuklama hukuki bir eylemdir ve ancak bir hakim tutuklama kararı verebilir. Dolayısıyla darbecilerin başbakanı tutuklamasından değil, başbakanı esir almaları, kaçırmaları veya zorla alıkoymalarından söz edebiliriz.

Görüldüğü üzere, darbecilerin başbakana karşı giriştikleri eylemler baştan aşağı hukuksuzlukla dolu. Devam edelim ve başbakanla haberleşme imkanı olmayan diğer bakanların neler yapabileceğine bakalım. İçişleri bakanından başlayalım. İçişleri bakanının darbe sabahı başbakandan bir türlü haber alamadığını düşünelim. Bu durumdaki içişleri bakanı, derhal emniyet genel müdürü, jandarma genel komutanı, illerde valiler ve emniyet müdürleri, ilçelerde kaymakamlar olmak üzere tüm mülki erkanı, ülkedeki hukuk düzenini yıkmaya yönelik bir kalkışmayla karşı karşıya olunduğu konusunda uyarmalı ve bu kalkışmaya karışan tüm silahlı şahısların derhal tutuklanması emrini vermelidir. Diyelim darbeciler, aynı şekilde içişleri bakanını da zorla alıkoydular. İşte ayrı bir hukuksuzluk, ayrı bir suç.

Darbeden haberdar olan ve ne başbakanla ne diğer bakanlarla görüşebilen dışişleri bakanı, Türkiye'nin dış temsilciliklerine, hükümetin görevi başında olduğunu, sadece kendisinden gelecek talimatları yerine getirmelerini bildirecek, Türkiye'nin üyesi olduğu uluslararası kuruluşlara, ülkedeki demokratik hukuk düzenini desteklemeleri çağrısında bulunacaktır. Diyelim darbeciler onun da görevini yapmasına engel oldular ve onu da zorla alıkoydular. Maliye bakanına bakalım. O da Silahlı Kuvvetler içinde, komutanları darbeye katılan tüm birliklerin maliye ödeneklerini kesmek, hükümete karşı silahlı bir ayaklanmaya karışan tüm askeri personelin maaş ve ödeneklerini dondurmak gibi bir tedbir alabilir. Tabii ki darbeciler onun da görevini yapmasını engelleyecek ve onu da zorla alıkoyacaklardır. Ulaştırma bakanı, askeri birliklerin otoyol ve köprüleri, demiryollarını ve havayollarını kullanmalarını engellemek isteyecek, darbecilere karşı ülkedeki haberleşme ağlarını, internet bağlantısını açık tutmaya çalışacak, ama yine görevini yapması engellenecek ve nihayet zorla alıkonacaklardır. Darbecilerin gözaltına aldıkları binlerce, onbinlerce kişiyi tutmak için stadları ve spor salonlarını kullanmak istemelerine karşı çıkan gençlik ve spor bakanı da aynı akıbete uğrayacaktır.

Bu şekilde devam edip gidecek olursak, diyelim bir ildeki vali, emniyet müdürü, ilçedeki kaymakam, hatta herhangi bir karakoldaki polis memuru, seçimle işbaşına gelmiş hükümete ve anayasal düzene karşı yapılmış olan bu silahlı kalkışma karşısında üzerlerine düşen görevi yerine getirmeye çalıştıklarında engellenecektir. Sonuç olarak askeri darbe demek, Türkiye Devleti'ndeki bütün kamu görevlilerin görevlerini yapmalarının engellenmesi, yetki ve sorumluluklarının gaspedilmesi ve hatta özgürlüklerinin ellerinden alınması demektir.

Yürütmede durum böyle iken geçelim yasamaya. TBMM TSK içindeki bir cuntanın darbe girişiminde bulunduğu haberini alır almaz acilen toplanmak ve darbeye karşı çıkmak isteyecektir. Çünkü darbe, yürütmeye karşı olduğu kadar yasamaya da karşı olarak yapılmıştır. Başbakanın ve Bakanlar Kurulu'nun meşruiyeti, TBMM'den güvenoyu almalarıyla sağlanmıştır. Hükümete karşı yapılan bir darbe elbette hükümete meşruiyet veren TBMM'ye karşı da yapılmış olacaktır. Böyle bir durumda TBMM, milli iradenin tecelligahı olarak acilen toplanmak ve hükümete bir kez daha güvenoyu vermek isteyecektir. Nitekim 12 Mart 1971'de Silahlı Kuvvetler hükümete muhtıra verdiğinde bu muhtıra metni mecliste okunmuştu. O zaman milletvekili olan Hasan Korkmazcan, "Eğer hükümet meclisten güvenoyu isteseydi, meclis hükümete güvenoyu verecekti. Bu da askerlerin müdahalesini bitirecekti" demektedir. O zaman darbecilerin TBMM'nin toplanmasına engel olacaklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Milli Mücadele sırasında, Polatlı'daki top sesleri Ankara'dan duyulurken bile sürekli toplantı halinde faaliyetlerine devam eden, hiçbir zaman kapanmayan Yüce Meclis'i kapatacak bir darbe girişiminin kanuna uygun olduğu kadar saçma bir iddia az bulunur.

TBMM, Türk Milleti adına yasama yetkisini kullanan ve bu yetkisini hiç kimseyle, hiçbir güçle paylaşmayan bir yüce meclistir. Milli iradenin tecelligahıdır. TBMM yasama organı olarak hiçbir güçten izin almadan toplanır ve dilediği her türlü yasal ve anayasal düzenlemeyi yapabilir. Bir zamanlar Menderes'in, meclisin gücünü vurgulamak için milletvekillerine "Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz" dediği söylenir. Bu anlayış, siyaset teorisinde erkler arasında "parlamentonun üstünlüğü" olarak zikredilir. Bir darbeyle karşı karşıya iken, TBMM hilafeti geri getirmek değil de Türk Silahlı Kuvvetleri'ni külliyen lağvedecek bir kanun çıkarabilir. Böyle bir kanunu çıkarmaya elbette yetkisi vardır. Bu kanunun öyle tekellüflü bir kanun olmasına gerek yok, aşağıdaki beş madde yeterli olacaktır:

Madde 1: Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) lağvedilmiştir.
Madde 2: Milli İradeye Saygılı Türk Silahlı Kuvvetleri (MİSTSK) kurulmuştur.
Madde 3: Lağvedilmiş olan TSK personelinden illerde vali, Ankara'da Milli Savunma Bakanlığı müsteşarı karşısında anayasal düzene bağlılık yemini edenlerin hepsi, mülga TSK'daki rütbe ve görevleri ve her türlü özlük haklarıyla MİSTSK'da devam edeceklerdir.
Madde 4: Bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra 48 saat içinde MİSTSK'ya katılmayan mülga TSK personeli hakkında TCK 302, 309, 310, 311 ve 312. maddesi hükümleri uygulanır.
Madde 5: Bu kanun Resmi Gazetede yayınlandığı anda yürürlüğe girer. Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.

Elbette ki darbeciler, kendilerini bir çapulcu veya isyancı konumuna düşürecek böyle bir kanunun meclisten geçirilmesine izin vermeyecekler ve nihayet Meclis'i kapatacak, dokunulmazlıkları olan milletvekillerini zorla alıkoyacaklardır. Meclisi kapatmak ise, Devleti kapatmak demektir. Çünkü bu devletin hiçbir şeyi yokken, payitahtı işgal altındayken, ordusu bile yokken, sadece Milletin Meclisi vardı. Milli Mücadele dönemi belgelerine bakın, Türk Silahlı Kuvvetleri yoktur. TBMM Orduları vardır. Ordu bile Meclisin ordusudur. Türkiye Devletini TBMM kurmuş, Cumhuriyeti Meclis ilan etmiştir. Bütün kanunları çıkaran Meclisi kapatan bir askeri darbe nasıl kanuni olabilir? Akıl almıyor.

Yasama ve yürütmeden sonra Milli Egemenliğin üçüncü erki yargıdır. Elbette ki kanunsuz, hukuksuz bir askeri darbe karşısında savcılar ve hakimler de üstlerine düşeni yapacaktır. Öncelikle bir askeri darbe, Türk Ceza Kanununun 309-316. maddelerinde gösterilen "Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar"ın hepsinin birden işlendiği anlamına gelir. Bu maddelerin ortak özelliği, "cebir ve şiddet kullanarak" girişilecek "teşebbüsler"in ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren suçlar olmasıdır. Bu teşebbüsler, 309. maddede "Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önleme", 311. maddede "Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engelleme", 312. maddede "Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engelleme" olarak tarif edilmiştir. İşte, "Darbe nedir?" sorusunun cevabını kısaca TCK 309, 311 ve 312. maddelerde tarif edilen eylem teşebbüsleridir diye verebiliriz. Şimdi, bırakın bir askeri darbenin gerçekleşmekte olduğunu, böyle bir darbe teşebbüsünde bulunulacağını, bunun için planlar yapıldığını haber alan bir cumhuriyet savcısının bile derhal bir soruşturma başlatması, şüphelileri tutuklanmak üzere mahkemeye sevketmesi, hakimlerin de bu kişilerin hepsini tutuklaması gerekir. Diyelim savcı ve hakimlerin gücü TCK'da açıkça belirtilen bu suçlarla ilgili yargı sürecini yürütmeye yetmedi. Bunların dışında darbe demek daha bir sürü suçun işlenmesi demektir. Başbakanın, bakanların, milletvekillerinin kaçırılması ve özgürlüklerinin sınırlanması, valilerin, kaymakamların, emniyet müdürlerinin, polislerin ve tüm kamu görevlilerinin görevlerini yapmalarının engellenmesi her biri ayrı ayrı suçtur. Savcılar ve hakimlerin bu suçlarla ilgili üzerlerine düşen görevleri yerine getirmelerini engellemek ayrıca suçtur.

Bunun haricinde, en başa dönecek, bir askeri darbeyle karşı karşıya kalan bir başbakanın durumunu düşünelim. Darbeye karşı yürütmenin başı olarak her yolu deneyen ancak başarılı olamayan bir başbakanın, darbeyi bir "idari faaliyet" olarak görerek "yürütmenin durdurulması" istemiyle yargıya başvurduğunu düşünelim. Öyle ya, anayasanın 125. maddesi "idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır" demiyor mu? Darbe yapan askerler de idarenin bir parçası değiller mi? E o zaman, darbe de bu askerlerin bir eylemi olduğuna göre idarenin bir türlü tasarrufu olarak görülmek gerekir ve anayasaya göre, darbeye karşı da yargı yolu açık olmalıdır. Ama hepimiz biliyoruz ki, baştan aşağı suç olan bu darbe eylemine karışan askerlerin başbakanın, veya herhangi bir vatandaşın böylesi bir "yürütmeyi durdurma" talebiyle dava açmasına izin vermesi düşünülemez. Alın size bir başka suç! Başbakan veya herhangi bir vatandaş, "darbe yürütmesini durdurma" talebiyle dava açamadığı gibi, darbeciler hakkında cumhuriyet savcılarına suç duyurusunda bile bulunamayacaktır. Alın size bir suç daha! Hangi birini sayayım artık ben de şaşırdım.

TSK'nın darbe yapması nasıl kanuni olabilirdi? Bir darbenin kanuni olabilmesi için öncelikle anayasada, "TSK, İç Hizmet Kanununun 35. maddesinde gösterilen hallerde müdahale edebilir ve yönetime el koyabilir" diye bir madde olması gerekirdi, çünkü anayasanın 6. maddesi, ""Hiçbir kimse ve organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz." diyor. Ayrıca, yukarıda belirttiğim gibi, anayasanın 5. maddesinde sayılan "devletin temel amaç ve görevleri" arasında yer alan "cumhuriyet ve demokrasiyi koruma" görevinin bu maddede özel olarak TSK'ya verilmesi gerekir. Anayasada bu hükümler olmadığı müddetçe her türlü askeri darbe suçtur. Diyelim anayasanın 5 ve 6. maddeleri bu şekilde değişti. Bu da yeterli değil. TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddenin, "cumhuriyeti koruma ve kollama" görevini yerine getirmek üzere darbenin nasıl gerçekleştirileceğini ilişkin, aşağıdakine benzer ayrıntılı hükümler içermesi gerekir. Bu hükümler, darbe durumunda yasama, yürütme ve yargının nasıl çalışacağını açıklamalıdır. Bu hükümler olmadan darbenin kanuna uygunluğundan söz edemeyiz:

"Türk Silahlı Kuvvetleri, cumhuriyeti koruma ve kollama adına aşağıda açıklandığı şekillerde devlet erklerine müdahale edebilir.
a. Hükümetin ülkede huzur ve asayişi sağlama ve cumhuriyeti korumada yetersiz kalması durumunda, genelkurmay başkanı re'sen veya genelkurmay başkanı haricinde iki kuvvet komutanı veya beş orgeneral/oramiralin teklifiyle Türk Silahlı Kuvvetleri'nde general rütbesindeki subayların oluşturduğu Generaller Kurulu toplantıya çağrılır. Generaller Kurulu'nun salt çoğunlukla alacağı muhtıra, genelkurmay başkanı tarafından hükümete verilir. Bakanlar Kurulu, bu muhtırayı 48 saat içinde görüşmek zorundadır. Bu muhtıraya karşı Bakanlar Kurulu, 7 gün içinde Anayasa Mahkemesi'ne itiraz edebilir. Anayasa Mahkemesi Bakanlar Kurulu'nun itirazını yerinde bulursa muhtıra iptal edilir ve orgeneral/oramiral rütbesindeki tüm subaylar emekli edilmiş sayılır ve Yüksek Askeri Şura korgeneral/koramiral rütbesindeki subaylarla olağanüstü toplanarak atamaları yapar. Bir muhtıra iptal edildikten sonra 1 yıl içinde tekrar muhtıra verilemez. Muhtıraya yapılacak itiraz AYM tarafından kabul edilmezse, Bakanlar Kurulu üç ay içinde muhtırada belirtilen hususların gereğini yapar. Üç ay sonra kendiliğinden toplanan Generaller Kurulu, üyelerinin üçte ikisinin çoğunluğuyla muhtıranın gereğinin yapılmadığına karar verecek olursa, Bakanlar Kurulu feshedilir. Genelkurmay Başkanı'nın başkanlığında, kor ve orgeneral/amirallerden oluşan bir Bakanlar Kurulu toplanır. Bu kurul, bir dahaki genel seçimlere kadar görev yapar.
b. TBMM'nin ülkede huzur ve asayişi sağlama ve cumhuriyeti korumada yetersiz kalması durumunda, yukarıdaki fıkrada belirtilen şekilde Generaller Kurulu toplanır. Generaller Kurulu, TBMM seçimlerinin yenilenmesi için gizli oylama yapar. Bu oylamada oybirliği sağlanamazsa, Generaller Kurulu'nun tüm üyeleri emekliye sevkedilir."

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin herhangi bir müdahalesinin kanuni olabilmesi, ancak anayasa ve TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddede bu ve benzeri düzenlemeler yapılırsa sözkonusu olabilir. Bunun haricinde, sadece 35. maddedeki "cumhuriyeti koruma ve kollama" ifadesine dayanılarak yapılacak her türlü askeri darbe suçtur, kanuna aykırıdır.

Peki, sınırlı dahi olsa, bu yazıda anlatmaya çalıştığım sonuçları bütünüyle gözardı dahi edilse, TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddesi, tek başına bir askeri darbeye meşruiyet getirir mi? Hayır, hiçbir şekilde getirmez. Salt 35. maddeye dayanılarak yapılacak bir askeri darbe, fuzuli bir tasarruf olacaktır. Bu, Orman Genel Müdürlüğü'nün, Orman Kanunu 6. maddesinde yer alan "Devlet ormanlarına ve Devlet ormanı sayılan yerlere ait her çeşit işler Orman Genel Müdürlüğünce yapılır ve yaptırılır" hükmüne dayanarak, "1000 yıl önce buraları hep ormandı" diyerek Ankara'da Kızılay, Kavaklıdere, GOP, Balgat, Çayyolu... semtlerini orman olarak ilan etmesi ve bir gece sabaha karşı dozerlerle, patlayıcılarla, binlerce binayı yıkmaya kalkması kadar fuzuli, hukuksuz ve dahi saçma bir argümandır. Hukuk düzeni içinde, TSK 35. maddeye dayanılarak darbe yapılmasını savunmak imkansızdır.

Yasama, yürütme ve yargı olarak devletin erklerini saydım, ama daha bunun bir de milleti var. Askeri darbe haberi alındıktan sonra, gerek başbakanın çağrısıyla, gerekse kendiliklerinden, vatandaşların meydanlarda veya TBMM'nin önünde toplanarak anayasal düzene desteklerini bildirmeleri en doğal haklarıdır, çünkü anayasal düzenin ortadan kalkması demek, orman kanunlarının hakim olması demektir. Darbe meşru olmadığına, darbe yapmak TCK'da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren bir suç olduğuna göre, halkın böylesi bir suça rıza göstermesi düşünülemez. Bu durumda darbeciler ne yapacaktır? Sokağa çıkma yasağı ilan edecek, her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşünü yasaklayacaklardır. Bu ise, anayasa ve uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan temel insan haklarından olan haberleşme, ulaşım ve barışçıl gösteri haklarının büyük bir ihlali anlamına gelir. Gezi olaylarında polisin orantısız şiddetinden, barışçıl gösteri hakkının ihlal edildiğinden çokça şikayet edilmişti. Askeri darbe demek, barışçıl gösteri hakkının basitçe ihlali değil, bütünüyle ortadan kaldırılması demektir ve elbette ki suçtur. Diyelim vatandaşlar, darbecilerin koyduğu yasakları dinlemediler ve onbinlerce kişi, aralarında polisler de olduğu halde başbakanın çağrısına uyarak Ankara'da TBMM önünde İstanbul'da Taksim Meydanı'nda toplandı. Bu durumda darbeciler ne yapacaktır? Gezi olaylarında hükümetin arkasında, serbest seçimlerle işbaşına gelmiş olmanın getirdiği bir meşruiyet vardı, ancak darbecilerin öyle bir meşruiyetleri yoktur. Eğer darbecilere karşı protesto gösterileri devam ederse bu darbenin başarısızlıkla sonuçlanmasına ve darbecilerin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmalarına yol açabilir. O zaman darbeciler, her ne pahasına olursa olsun bu gösterileri bastırmak zorundadır.  Bu amaçla darbeciler, onbinlerce kişinin toplandığı meydanları tanklar ve zırhlı araçlarla kuşatacak, halkı dağıtmak için gerekirse Mısır'da Rabia Meydanı'nda veya Çin'de Tiananmen Meydanı'nda olduğu gibi binlerce kişiyi öldürmekten çekinmeyecektir. Temel insan haklarını ortadan kaldır, binlerce kişiyi öldür, yüzbinlerce kişiyi gözaltına al, onbinlerce kişiyi işkenceden geçir... İşte baştan aşağı suç manzumesi olan darbe!

Bu yazının başından beri "darbe teşebbüsünde bulunan bir grup silahlı asker" gibi tabirler kullandım. Peki şöyle denemez mi? Türk Silahlı Kuvvetleri, özellikle 12 Eylül 1980'de emir-komuta zinciri içinde hareket etti. O darbeye TSK'nın tüm mensupları katıldı. Bu da 12 Eylül'ü bir cunta darbesi olmaktan çıkarır, ona bir meşruiyet kazandırır. Hayır, öyle denemez. Bir kere, yazı boyunca vurgulamaya çalıştığım nokta, darbenin hukuksuz bir eylem olduğu, dolayısıyla en başından itibaren en sert bir şekilde darbeye karşı çıkılması gerektiği. Darbe sabahı erken saatlerde, darbenin emir-komuta zinciri içinde mi yapıldığını yoksa bir cunta işi mi olduğunu bilemezsiniz. Başbakanın kapısına dayanıp teslim olmasını isteyenler, bir grup Harbiyeli de olabilir. Elbette onlar da, emir-komuta zinciri içinde hareket ettiklerini, genelkurmay başkanının emriyle başbakanı götürmeye geldiklerini söyleyecekler. Ya da Anadolunun ücra bir ilçesinde, gece içip içip sarhoş olan, sonra da kaymakamın kapısına dayanıp "TSK yönetime el koydu, şimdi tabancamın namlusunu öp ulan!" diyen bir jandarma karakol komutanı başçavuş karşısında kaymakam, "Elbette komutanım, darbeniz hayırlı olsun!" mu diyecek, veya demeli?! 27 Mayıs 1960 darbesinin, TSK içindeki bir cunta tarafından yapıldığını, Milli Birlik Komitesi adına yapılan ilk açıklamaların bu cuntanın açıklamaları olduğunu ve darbenin komutanının kim olduğunun özellikle belirtilmediğini hatırlayalım. Ancak neden sonra Cemal Gürsel darbecilere katılmaya ikna edilmiş ve MBK'nın beşinci bildirisinde genelkurmay başkanı olarak adı geçmiştir. 1963te 22 Şubat ve 21 Mayıs darbe girişimleri, Kara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir'in işiydi ve ilk teşebbüsünden sonra nasihatle uslanmayan Aydemir ikinci teşebbüsünden sonra asılmak zorunda kalınmıştı. 1960lar, 70ler boyunca TSK içinde sayısız cuntanın darbe girişiminde bulunduğunu ve bu yıllarda genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının en büyük endişesinin emir-komutaları altındaki subayların kurduğu bir cuntanın kendilerinden habersiz darbe yapmaları olduğunu bugün artık biliyoruz.

Nihayet, 12 Eylül 1980'deki gibi en tepedeki komutanların içinde olduğu bir askeri darbe bile bir cuntadır. Dar bir çekirdek kadronun hazırladığı Bayrak harekat planı, TSK personeli onbinlerce subay ve astsubayın bilgisi olmadan yürürlüğe konulmuş ve darbe yapılmıştır. Aksi de düşünülemezdi zaten. Türkiyedeki hukuk düzeni içinde TSK'nın konumu şüphesiz bir ucubedir, genelkurmay başkanının milli savunma bakanına bağlanması gereklidir vs, ama mevcut haliyle bile hukuk düzenimiz içinde TSK'nın emir-komuta zinciri içinde darbe yapmasına imkan yoktur. Daha doğrusu, TSK'nın kurumsal bir bütünlük içinde darbe yapabileceği bir mekanizma tasarlanmış değildir. O zaman, genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları dahi içinde olsa, yapılacak her türlü darbe, bir cunta darbesi, bir silahlı isyan ve ayaklanma olmaya mahkumdur.

Diyelim genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının da işin içinde oldukları bir askeri darbe girişimi başladı. İstanbul'daki 1. Ordu Komutanı, "Bu darbe anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmektir" diyerek katılmazsa ve hükümete bağlılığını bildirirse ne olacak? 1. Ordu Komutanı şüphesiz bu şekilde davranarak hukuka bağlılığını ve milli iradeye saygısını göstermiş olur. Böyle bir durumda, bir tarafta hükümete bağlı 1. Ordu, diğer tarafta isyancı birlikler, Türkiye'de iç savaş mı çıkacaktır? Darbe, işte bu nedenle, hukuku ortadan kaldırdığı ve geriye bir iç savaş tehlikesi, bir anarşi ortamı bıraktığı için, olabilecek en büyük suçtur, ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Darbe demek, ülkedeki anayasal düzenin, yasaması yürütmesi yargısı, temel hak ve özgürlükleri, külliyen ortadan kaldırılması demektir. Böyle bir ortamda ne polis güvenliği sağlayabilir, ne askerin işlediği suçlar soruşturulup yargılanabilir. Darbe döneminde, bir ildeki jandarma alay komutanı, hazine arasinden onlarca dönümü tapuda kendi üzerine geçirse, kim buna karşı çıkabilir? Bir jandarma karakol komutanı başçavuş, gençliğinde sevdiği kızı ona vermeyen kız babasını silahını çekip vursa kim ondan hesap sorabilir? Darbe döneminde bir orgeneral, bir kamu bankasının genel müdürlüğüne girip bir kamyon dolusu nakit götürse, kim böyle bir yolsuzluğu engelleyebilir? Sorun, burada zikrettiğim hayali senaryoların gerçek olup olmaması değildir. Sorun, böylesi hayali senaryolar karşısında bir hukuk düzeninde hak arama yolları mevcutken, askeri darbe düzeninde hak arama yollarının kapalı olmasıdır. Daha doğrusu, hak arama yollarının tanımlanmamış, kanuna kurala bağlanmamış olmasıdır.

Darbe ne kanuni, ne hukuki olabilir. Darbe, orman kanunu demektir. Darbe anarşi demektir. Darbe hukuksuzluğun daniskasıdır.

19 Şubat 2014 Çarşamba

Gülen Cemaati, Doğrular, Yalanlar...

Gülen Cemaatinin son dönemde yaptıklarını hayretler içinde izlerken, Cemaatin kendini gizleme ve olduğundan farklı gösterme konusunda hiçbir sınır tanımadığını hep beraber görüyor, izliyoruz. "Acaba bu güç sarhoşluğu, bu kumpaslar son dönemde mi ortaya çıktı?" sorusuna karşı, Gülen Cemaatinin benimsediği Hizmet metodunun en başından beri doğruları söyleme konusunda büyük sorunları olduğunu, hatta bir noktadan sonra, apaçık yalanları söylemekten kaçınmadığını ve bunun İslami bir metot olamayacağını örneklerle göstermek istiyorum.

"Cemaatin Hizmet metodu" derken, Cemaatin adam kazanmak için uyguladığı taktiklerden söz ediyorum. Cemaat için bünyesine yeni elemanlar katmak, adam kazanmak en önemli iştir. Bunu bir "iman ve Kur'an Hizmeti" ve Hz. Peygamberin mükemmelen yaptığı tebliğ vazifesinin devamı olarak görürler. Gerçekten de, İslami bir perspektiften bakınca, bir kimsenin imanına vesile olmak veya bir kimsenin işlediği günahlardan uzaklaştırıp daha iyi bir hayat sürmesine yardım etmek çok hayırlı bir iştir. Tabii bu meşru iş, gayrımeşru yollara sapmadan yapılırsa.

Cemaatin Hizmet düsturlarının başında, Bediüzzaman'ın Risale Nur'da ifade ettiği "Her söylediğin doğru olmalı ama her doğruyu söylemek doğru değil" sözü gelir. Şimdi ben size, Cemaatin ortaokul, lise veya üniversitede okuyan bir öğrenciyi bünyesine katmak için nasıl bir metot izlediğini anlatacağım. 

Cemaat jargonunda, bir kişiyi bünyeye katmak için yapılan faaliyetlerin tümüne, "filancayla ilgilenmek" denir. Diyelim bizim öğrencimiz, abiler tarafından "ilgilenmeye değer" bulunmuş. Bu öğrencinin karakteri mülayim olabilir, ailesi dindar veya en azından milliyetçi/muhafazakar olabilir veya başka bir şekilde, öğrenci hakkında, Cemaatin kendisi üstünde yürüteceği faaliyetlere olumsuz bir tavır takınmayacağı düşünülmüş olabilir. Böyle bir öğrenci için, "müspet" tabiri kullanılır. Bir öğrenciyle "ilgilenme" kararı alındıktan sonra, bu işi kimin yürüteceği belirlenmelidir. Bu öğrenciyle "ilgilenecek" kişi öncelikle onun sınıf veya okul arkadaşı olacaktır. Bir de, o arkadaşının abisi. Bu abi o arkadaşın düzenli olarak gidip geldiği dershanede kalan, öğrenci ve arkadaşından birkaç yaş büyük bir abi olabilir. Ancak ilk aşamada öğrenci bu abinin varlığından haberdar değildir. Öğrencinin arkadaşı ve abi kendi aralarında, öğrenciye nasıl yaklaşacaklarını uzun uzun konuşur, tartışırlar. Hatta bu öğrencinin durumu, daha üst seviyede, semt imamının da katıldığı istişarelerde ele alınır. Öğrencinin anne-babası, ailesinin maddi durumu, öğrencinin tuttuğu takıma varıncaya kadar hakkındaki her şey öğrenilir. 

Bu aşamada öğrenciye söylenecek "doğru" şudur: "Arkadaş biz sana kancayı attık. Seninle ilgilenme kararı aldık. Bunun için senin üstünde yoğun bir psikolojik harekat yürüteceğiz." Ama Cemaat, "her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir" düsturunca bu "doğru"yu söylemez. Peki ne yapar? Bu öğrenciyle ilgilenen arkadaşı, birden bire tüm boş vakitlerini bu öğrenciyle birlikte geçirmeye başlar. Onun en iyi arkadaşı olur. Bu sırada onu abiyle tanıştırır. Okul çıkışı abiler bizim öğrenci ve arkadaşlarının yanına gelir, onlarla maç yaparlar. Ortaokulda, lisede okuyan bir öğrenci için, üniversiteli abilerin kendilerine değer vermesi, kendileriyle maç yapması olağanüstü bir şeydir. Türkiyede pek az evde bilgisayar bulunduğu dönemde bizim öğrenci, bilgisayar oyunu oynamak veya ders çalışmak için Cemaatin dershanesine davet edilir. Öğrenci ve arkadaşları, hafta sonları pikniğe çağrılır, hatta şehir dışına düzenlenen gezilere götürülür. Dediğim gibi, bütün bunların arkasında, öğrenciye yakınlaşmak, ardından onu Cemaat bünyesine katmak gibi çok net bir amaç vardır, "doğru" budur, ama öğrenciye bu doğru hiçbir zaman söylenmez.

Öğrenciyle muhatap olan abinin gerçek hayattaki adı Erkan'dır, ama öğrenciye kendisini Fahri olarak tanıtır. Evde kalan diğer bir üniversitelinin adı Hasan'dır, ama öğrenci onu Yusuf olarak bilir. Evin abisinin adı gerçekte Onur'dur ama öğrenci onu Fatih abi olarak tanır. Bu şekilde, öğrencilerle ilgilenen binlerce Cemaat mensubu, bir kod adı alırlar. Öğrenci ileride askeri okula gider, sonra bir şekilde sorguya çekilirse, Fahri abiden, Fatih abiden, Yusuf abiden söz edecek, ancak bu kişilerin gerçek adlarını, bilmediği için ifşa da edemeyecektir. Söylenmeyen bir "doğru" daha.

Öğrenciyle yakınlaşma sağlandıktan ve öğrenci Cemaatin evine veya yurduna düzenli olarak gelip gitmeye başladıktan sonra, yavaş yavaş ona dini konular açılmaya başlanır. Bir gün öğrenci, arkadaşları ve onlarla ilgilenen bir abi otururlarken abi, "Ya arkadaşlar, geçen gün bir kitaba rastladım ve okuyunca çok etkilendim, bakın size oradan bir bölüm okuyayım" der. Sözkonusu kitap, Fethullah Gülen'in M. Abdülfettah Şahin müstearıyla veya Abdullah Aymaz'ın Safvet Senih müstearıyla yazdığı bir kitap olabilir. Aslında birkaç gün önce yapılan istişarede o bölümün ilgilenilen öğrencilere okunması kararı alınmış ve bu karar, bizim öğrenciyle ilgilenen abiye tebliğ edilmiştir, ama bu "doğru" da diğer doğrular gibi gizlenir, söylenmez. Abi, o kitabı daha önce defalarca okumuştur, kitabın müstear adlı yazarına ilgilendiği öğrenciler veya Cemaat dışındaki insanlar yanında değilken, yani Cemaat içinde arkadaşlarıyla birlikteyken "hocaefendi" demektedir, onu asrın müceddidi, hatta Hz. İsa'nın yeryüzüne inmiş hali olarak görmekte, her gece rüyasında Hz. Peygamberi gördüğüne inanmaktadır, ama öğrenciye bu "doğru"ları da söylemez.

Birkaç gün sonra öğrenciyle ilgilenen abi, birlikte kılınan bir namazdan sonra, "Ya arkadaşlar, bir arkadaşım bana bir hocaefendinin vaaz kasetini verdi, çok etkilendim. Hadi birlikte dinleyelim" der. Aslında o vaazı veren hocaefendinin herhagi bir hocaefendi olmadığını, "the hocaefendi" olduğunu bal gibi bilmektedir, ama bu "doğru"yu da öğrenciden gizler. Bir başka gün, namazdan sonra, dış kapağı kaplı bir kitaptan ağır bir Osmanlıcası olan bir metin okunur. Aslında okunan kitap, Risalei Nur Külliyatından bir kitaptır, ama öğrenci bunun da farkına varmaz.

Bu şekilde ilgilenilen bir öğrenci, birkaç ay içinde Fethullah Gülen'in yazdığı çok sayıda makaleyi okumuş, onun vaazlarını dinlemiş, Risalei Nurlardan pek çok bölümün okunduğu sohbetlerde bulunmuştur, ama ne Fethullah Gülen'i tanımaktadır, ne de Bediüzzaman Said Nursi'yi. Onun gözünde, her gün okul çıkışı gittiği Cemaat evi, üniversiteli birkaç abinin "kendi başlarına" tuttukları bir evdir. Arka planda her şeyin kontrol altında olduğu sıkı bir hiyerarşinin işlediğinden tamamen bihaberdir.

Öğrenci bu şekilde belli bir seviyeye getirildikten sonra bir gün dershanede abilerin namaz kılmadan önce takkelerinin etrafına sarık sardıklarını ve kenarları sim şeritlerle süslü cübbeler giydiklerini görür. Namazlardan sonra uzun uzun tesbihatlar yapılmaya başlanmıştır. Bu tespihatlarda Bediüzzaman ve Fethullah Gülen'e de ismen dua edilmektedir. Artık öğrenci seviye kat ettiği için ona yavaş yavaş Fethullah Gülen'in büyük keramet ve keşiflerinden, gördüğü rüyalardan bahsedilmeye başlanır. Onun bir allame-i cihan olduğu, İzmir'deyken kendisine soru soran üniversite profesörlerini hayran bırakacak ilmi cevaplar verdiği vs anlatılmaya başlanır. Cemaat, "doğru"larını yavaş yavaş öğrenciye açmaya başlamıştır. Bir süre sonra öğrenci de abilerle birlikte namaz kılarken başına sarık sarmaya, cübbe giymeye başlar, ama tabii ki bütün bunlardan dışarıda hiç kimseye, ailesine bile bahsetmez.

Öğrencimiz artık, cemaatin fişleme kategorilerine göre "üçlük" hatta "dörtlük" olmuştur. Sınıfında Cemaatin müspet gördüğü başka arkadaşlarıyla ilgilenilmeye başlanmıştır. Hatta bazı arkadaşlarını cemaat evlerine davet etmeye başlamıştır. İşte böyle, okulda aynı sınıfta okuyup da Cemaatle yakınlıkları ve Cemaatin sırlarına aşinalıkları farklı seviyelerde olan öğrenciler, zaman gelir aynı dershanede, birbirlerinden habersiz, farklı odalarda bulunabilir. Öğrencimiz, hiçbir şeyden habersiz arkadaşlarının kendisiyle aynı eve gelip gittiğini bilmektedir. Hatta okuldan sonra kendisi başında sarığı cübbesi bir odada namaz kılarken onların yan odada, Amstrad bilgisayarda oyun oynadıklarını da bilmektedir. Ertesi sabah sınıf arkadaşları ona, "Dün öğleden sonra nerdeydin? Biz bi abilerin evine gittik, bilgisayar oynadık, bize çok iyi davrandılar" dediklerinde, "Biliyorum yahu, ben de yan odadaydım" demez, olup bitenden habersiz gibi davranır. Buraya kadar anlattıklarımda bol miktarda "doğru"ları gizlem var, "doğru"ları söylememe var, ve yine bol miktarda da "her söylediğin doğru olmalı" düsturunu ihlal etme var. Nüfus cüzdanında ismi Hasan yazılı olan, anne babası tüm akrabaları kendisini Hasan diye bilen birinin Cemaate adam kazandırmak için ilgilendiği öğrencilere kendini Yusuf olarak tanıtması yalan mıdır, değil midir, siz takdir edin.

Zaman geçmiş, okullar tatil olmuştur. Abiler öğrenciye, tatilde ailesinin yanına gitmemesini, Cemaat evinde kalmasını, bu sürede kitap okuyarak, Gülen'in kasetlerini dinleyerek kendisini geliştirmesini telkin ederler. Öğrenci liseye gidiyorsa, daha 18 yaşına bile gelmemişse, ailesinden nasıl uzaklaşacak? Artık yalan söyleme vaktidir. Mesela öğrenci ailesine, "Arkadaşlarla Kütahyadaki Kızılay kampına gideceğiz" der, Ankara Dikmen'de oturan evinden çıkar, Abidinpaşa'daki cemaat evine gider. Bu arada birkaç günde bir ailesine telefon etmekte, sanki Kütahyadaki Kızılay kampındaymış gibi rol yapmaktadır. Yalanın daha da usturuplu olması için abiler öğrenciye, Kütahya resimli kartpostal yazdırırlar. O kartpostal Cemaatin Kütahyadaki elemanlarına ulaştırılır ve onlar vasıtasıyla Kütahyadan postaya verilir. Üzerinde Kütahya postanesi damgasını gören aile de çocuklarının gerçekten Kütahyada Kızılay kampında olduğunu zanneder. Ne büyük bir yalan!

Öğrenci üniversiteye gidiyorsa ondan, tüm derslerini geçtiği halde ailesine bütünlemeye kaldığı ve sınavlara hazırlanmak için memlekete gelemeyeceği yalanını söylemesi istenir. Hatta cemaatle bağı iyice güçlenen öğrencilerden, "Hizmet" adına, okudukları üniversite ve bölümleri bırakmaları ve ailelerinden habersiz başka bir şehirde, başka bir üniversitede, başka bir bölümde okumaları istenir. Aile çocuklarını Ankara Eczacılık'ta okuyor zannederken öğrenci pekala Eskişehir Anadolu Üniversitesi Matematik Öğretmenliği'nde okuyor olabilir.

İşte bu konuda, Cemaatin 1980lerdeki önemli abilerinden İbrahim Tabanca'nın hayat hikayesinden bir örnek vermek istiyorum. Manisa'da, Cemaatin efsane yurtlarından Kurşunluhan hakkında, artık aktif olmayan "Kurşunluhan Ekolü" adlı web sitesindeki bir yazıda İbrahim Tabanca'nın hayatı anlatılıyor:
https://web.archive.org/web/20090205030916/http://www.kursunluhan.org/?p=97

İbrahim Tabanca, 1976'da üniversiteye girer, çalkantılı bir dönemin ardından Cemaate bağlanır ve karizmatik kişiliğiyle pek çok kişinin sevgisini kazanır. 1986-87 gibi bir tarihte ailesiyle birlikte trafik kazasında vefat eder. Memleketi Manisa Turgutlu'da cenaze namazını bizzat Fethullah Gülen kıldırır. 

İbrahim Tabanca'nın hayat hikayesinde, bu yazının konusuyla ilişkili bölüm şu:

"İbrahim İzmir iktisat fakültesini kazanmıştı. Üniversite tahsiline başlamıştı. Hoca Efendi hazretleri onun İstanbulda hizmet etmesini istiyordu. İsmail Büyükçelebi İstanbulda bulunuyordu. İbrahim’i götürdüm İsmail hocama teslim ettim. Şehremin de Veysel Çevikkan abinin dükkanının karşısındaki ilk dershaneye yerleştirdim. İbrahim İzmir de okuyor ama İstanbulda ikamet ediyordu. İmtihan zamanına bir ay kala geliyor. Derslerine çalışıp imtihanlara giriyordu. Bu durumu annem ve babam bilmiyordu. Onlar onun İzmirde dershanade kaldığını zannediyorlardı."

Görüyorsunuz, dindar ve Cemaate yakın bir ailesi olmasına rağmen İbrahim Tabanca bile ailesine doğruyu söylemiyor. Ailesi onun İzmir'de olduğunu zannederken o İstanbul'da ikamet ediyor. Cemaatin metotları yıllar boyunca değişmeden intikal ediyor. 70lerde nasılsa 80lerde 90larda ve 2000lerde de aynı metotların yeni nesiller üstünde uygulandığını görüyoruz.

Öğrenci tatilinin büyük bölümünü Cemaat evinde, ailesinden uzakta geçirmiştir, ama insan ailesinden, anne-babası, kardeşleri, akrabalarından ne kadar kaçarsa kaçsın, özellikle uzun yaz tatillerinde kısa bir süre de olsa memleketine gitmek zorundadır. Cemaat bu sürede bile öğrenciyi yalnız bırakmaz. Abisi öğrenciyi yazın memleketinde ziyaret eder. Bu ziyarete de bir "geçiyordum, uğradım" süsü verilir, ama bu doğru değildir. Abi, sadece öğrencileri ziyaret maksadıyla yola çıkmış, Anadoluda bir o şehre bir bu şehre gitmiş, ilgilendiği öğrencileri tatilde yoklamıştır.

Daha askeri okullarda, polis okullarında ve diğer devletin hassas kurumlarında bulunan Cemaat mensuplarının, kendilerini gizlemek için ne yalanlar söylediklerine hiç girmedim. Sınırlı bir çerçevede, askeriyeye veya Emniyete sızmak için yetiştirilen üç-beş elemana uygulanan özel bir eğitimden değil, onyıllar boyunca binlerce, onbinlerce kişiye rutin olarak uygulanan bir Hizmet metodundan söz ediyorum. Önce doğruları söylemeyerek başlayan, sonra doğruların hafif esnetilerek veya çarpıtılarak ifade edildiği, doğru olmayan şeylerin ima edildiği ve nihayetinde, düpedüz yalanların fütursuzca söylendiği, yalanların içselleştirildiği bir sistem bu.

Cemaat mensupları, tedbir konusunda öyle aşırıya giderler ki, aileleri, okul ve iş arkadaşları, onların siyasi, sosyal ve dini konularda ne düşündüklerini çoğu zaman bilmezler. Kemalist ve ulusalcıların yoğun olarak bulunduğu bir işyerinde çalışan bir cemaat mensubu, aslında içinden Atatürk hakkında hiç de iyi şeyler geçirmediği halde, tedbir için Atatürk'ün ne büyük bir dahi olduğundan bahsebilir, Atatürk'ü eleştiren İslamcılara ateş püskürebilir. O cemaat mensubunun iş arkadaşları, onun aslında beş vakit namaz kıldığını hiçbir zaman bilmezler, çünkü iş yerinde namazlarını ima ile, gizlice kılmaktadır. Askeriyede, Emniyette, yargıda veya üniversitedeki cemaat mensupları, mesela Amerika'nın terörizme karşı savaşından İsrail'in Filistinlilere yaptığı zulümlere, Mavi Marmara saldırısına, 28 Şubat döneminde İslami kesime yönelik baskı ve zulüm politikalarına içten içe karşı olmalarına rağmen, "dinci", "şeriatçı" veya "AKP yandaşı" olarak yaftalanma endişesiyle böylesi konularda hiçbir zaman görüş bildirmez, her zaman kendilerini kamufle etmeye çalışırlar. Elbette böylesi bir iki yüzlü, şizofrenik hayat, zaman içinde insanların psikolojilerinde, karakterlerinde, olumsuz izler bırakacaktır.

Peki, "Madem cemaatin Hizmet metodunun bu kadar sakat olduğunu biliyordun, neden bunca süre Cemaate olumlu yaklaştın?" diye sorulabilir. Kendi hesabıma, uzun yıllar önce, Cemaatin adam kazanmak için kullandığı metodu ve genel olarak tedbir adı altında takiyye yapmalarını İslam anlayışımla bağdaştıramadım ve bu yapıdan uzaklaştım. Ama, özel olarak da bir husumet gütmedim. Bence yanlış yoldaydılar, bence içine kapalı dünyaları "anormal" bir dünyaydı ve mutlaka, en kısa süre içinde normalleşmeleri gerekiyordu. Bu konuda, 2000lerin başında yazdığım bir yazıyı "Camia, Cemaat derken Gülen Cemaati Neden Toplumsallaşamadı?" başlığıyla blogda daha önce yayınlamıştım. Ama, açıkça söyleyeyim ki, Emniyette, yargıda kamu görevi yapan Cemaat mensuplarının, bu görevleri esnasında yalan söyleyeceklerini, sahtecilik yapacaklarını, insanlara tuzak kuracaklarını hiç düşünmemiştim. Hanefi Avcı, 17 Aralık'tan sonra verdiği bir mülakatta şöyle demişti:
"Ben yaşamasam inanmazdım devletin kendi insanını sahte delil yaratarak suçlayacağına... Göstermek lazım, karşımızda görevini yapmaya çalışan bir polis-yargı düzeni yok. Hukuku tanımayan, ülkeyi ve devleti nereye getireceğini göremeyen, devleti devlet olmaktan çıkaran, devlete, yargıya-polise güveni yok eden bir çalışma biçimi ve yapı var."

Ben de aynen Hanefi Avcı gibi düşünüyorum. Benim tanıdığım, tedbir adı altında açıkça yalan söylemekten çekinmeyen cemaat mensupları, bunu son tahlilde "hayırlı" bir iş için, "tebliğ" amacıyla yapıyorlar, en azından böyle yaptıklarını düşünüyorlardı. Söyledikleri yalanlar, kendileriyle ilgiliydi. Kimseye iftira attıklarını, sahte belge ve evrak tanzim ettiklerini görmemiştim. Evet, 80lerde, 90larda, özellikle askeri okullara giriş sınavlarında kendi talebelerine sınav sorularını önceden verdiklerini biliyordum, ama doğrusu, Ak Parti'nin iktidara gelişinin ardından bu sahtekarlıkları düzenli bir şekilde sürdüreceklerini hiç düşünmemiştim.

Lise yıllarında Cemaatle tanışmış, üniversiteye başladığında arkadaşlarını Cemaate katmak için, yukarıda anlattığım Hizmet metodunu uygulamış, sonra bu yalan dünyasından bunalarak Cemaatten ayrılmış bir arkadaşım yıllar sonra, üniversitede bir arkadaşını Cemaate kazandırmak için ona karşı yukarıdaki taktikleri nasıl kullandığını şöyle anlatıyordu:

"Lisedeyken ilgi duyduğum bir başka şey de Fethullah Hoca cemaati idi. O zamanlar (yani saf ve bakir bir Anadolu delikanlısı iken) bu cemaati kendimin keşfettiğimi ve bu sayede de hayatın gerçeğine ulaştığımı ... düşünüyordum. Halbuki birkaç yıl sonra anlayacaktım ki aslında ben bir gerçeği keşfetmemiştim, tam tersine uzun bir geçmişe sahip olan bir akımın bilinçli ve programlı propagandasına maruz kalmaktaydım. Şevket'in deyimi ile bir "toplum mühendisliği" projesinin objesi idim.
"Bunun ne zaman farkına vardın diye sorarsanız üniversite yıllarında bir istişare sonucunda ...'e kancayı atma görevi bana verildiğinde fark ettim. Diğer bir arkadaşa ve bana üniversite imamı tarafından ...'i "hizmete kazandırma" görevi verilmişti.
"Halbuki ... öyle bir gerçek falan aramıyordu. Kendi halinde okula gidip geliyor ve derslerine çalışıyordu.
"Bizim görevimiz önce onu bir gerçeği araması gerektiğine daha sonra da o gerçeğin bizde olduğuna ikna etmekti.
"Herkesin bildiği taktikleri kullanarak önce ...'le arkadaş olduk, yemeklere çağırdık. ... Tabii ki bu arada ... kıvama geldikçe de ona kırmızı kaplı kitaplardan okumaya başladık.
"Bu aşamada ben, kendimin de cemaate bu şekilde bir programlı çaba sonucunda girmiş olduğumu, bir zamanlar yapılmış olan bir istişare sonucunda bana da "yaklaşıldığını" kavradım.
"Bu bende büyük bir hayal kırıklığı ve öfke yarattı. ...'nin de benzer şeyler hissettiğini tahmin ediyorum.
"Sevgili ..., bu anlattıklarımı bildiğini biliyorum. Zaten bunları artık bütün Türkiye, bütün analar, babalar biliyor. Ama gene de ben senden özür dilemek istiyorum. Lütfen beni affet, ben de çok gençtim."

Gülen Cemaati, hepimizden, bütün Türkiye'den özür dilemeli. Hepimizi kandırdılar, aldattılar.